Bengal kaplanlarını izleyen günlerde bir şey olmadı, rüya yorumları yapanlardan hiç hoşlanmazdı zaten.Sabah penceresinin dışında ölmüş bir kertenkele buldu. Komşunun kedisinin marifetleri diye düşündü, dün de ağzında bir kuşla görmüştü onu.
"Avcı mübarek" diye söylendi.
Kısa bir seyahat için gitmesi gerekiyordu, bir süreliğine de olsa değişiklik ona iyi gelecekti. Hastaneler, hastalıklar, hastalar, boğucu ve ölüm kokan hava onu yıpratmıştı. Hayatı boyunca kimseye benzememe lanetinin sonuçları dev bir ağacı yiyip bitiren bir hastalık gibi onu da pençesine almış kıvrandırıyordu. Neden? diye düşündü, neden ben de yaşıtlarım gibi olamıyorum? Neden yarı yaşımdan bile genç kadınların peşinden koşmuyorum? Hangisi doğru? hangisi normal? normal ne peki?
Kahvaltı yerine soğuk ve ruhsuz bir sandviçi gevelerken aklından yıldırım hızıyla geçen düşünceleri bir tek noktaya odakladı. Seyahat, seyahat ona iyi gelecekti. Mutsuz bir hayatın ilacını genç bedenlerde aramak ona göre değildi. Kendisini daha değerli gördüğü sürece parmağını bile kıpırdatmazdı. Bunun elitizmle bir ilgisi yoktu, çekici gelebilmesi için bir kadının et ve kandan çok daha fazlası olması gerekiyordu. Çok daha fazlası.
Sırt çantasını omuzuna vurdu, sabah pek çok insanın uyuduğu saatte havaalanına doğru yola çıktı. Yol boştu ve altındaki arabanın motoru tarihöncesinden kalma bir canavar gibi gürlüyordu. Gaza her dokunuşunda arabanın ivmelenmesi, asfaltta yılan gibi kayarken en ufak bir direksiyon hareketine tepki vermesi ona tarifsiz bir zevk veriyordu. Arabasını otoparka parketti ve alandan içeriye girdi güvenlik noktasından geçti, biniş kartı elindeydi. CIP salonunun uzak köşesinde sırtı duvara dönük ve herkesi görebileceği bir noktaya oturdu. Elinde makineden aldığı sıcak kahveyi yudumlarken insanları süzmeye başladı.
Yıllardır oynadığı bu oyunda öylesine ustalaşmıştı ki iş adamını, sporcuyu, doktoru, mankeni, orospuyu, lejyoneri saniyesinde ayırt edebiliyor ve hangisiyle oynamak istiyorsa bakışları ve benliği ona yoğunlaşıyordu. "Bu sabah pazar pek bereketli değil" diye düşündü, mevsimden midir nedir? Uzak masalardan birinde oturan kadına baktı, lacivert döpiyes, şık çanta, pahalı ayakkabılar, küçük ama güçlü bir netbook. Yaş otuz civarı, boy bir yetmiş, kilo ellibeş, bel hafif kalın ama idare eder. "Bunlar önemsiz detaylar" diye düşündü, oyun devam etmeli, iş kadını, yönetici, bu konuma gelene kadar çok kelle almış, çok okumuş, çok mücadele etmiş. Mutsuz, doyumsuz, aradığı erkeği hayatı boyunca bulamayacak olmanın gerçeğiyle yüzleşeli çok olmamış daha. On yıl önce iyi bir av, bir trofe olabilecek bu kadın şu anda hiç cazip değildi onun için. Gençlere bırakmak gerek böylelerini.
"Avcı mübarek" diye söylendi.
Kısa bir seyahat için gitmesi gerekiyordu, bir süreliğine de olsa değişiklik ona iyi gelecekti. Hastaneler, hastalıklar, hastalar, boğucu ve ölüm kokan hava onu yıpratmıştı. Hayatı boyunca kimseye benzememe lanetinin sonuçları dev bir ağacı yiyip bitiren bir hastalık gibi onu da pençesine almış kıvrandırıyordu. Neden? diye düşündü, neden ben de yaşıtlarım gibi olamıyorum? Neden yarı yaşımdan bile genç kadınların peşinden koşmuyorum? Hangisi doğru? hangisi normal? normal ne peki?
Kahvaltı yerine soğuk ve ruhsuz bir sandviçi gevelerken aklından yıldırım hızıyla geçen düşünceleri bir tek noktaya odakladı. Seyahat, seyahat ona iyi gelecekti. Mutsuz bir hayatın ilacını genç bedenlerde aramak ona göre değildi. Kendisini daha değerli gördüğü sürece parmağını bile kıpırdatmazdı. Bunun elitizmle bir ilgisi yoktu, çekici gelebilmesi için bir kadının et ve kandan çok daha fazlası olması gerekiyordu. Çok daha fazlası.
Sırt çantasını omuzuna vurdu, sabah pek çok insanın uyuduğu saatte havaalanına doğru yola çıktı. Yol boştu ve altındaki arabanın motoru tarihöncesinden kalma bir canavar gibi gürlüyordu. Gaza her dokunuşunda arabanın ivmelenmesi, asfaltta yılan gibi kayarken en ufak bir direksiyon hareketine tepki vermesi ona tarifsiz bir zevk veriyordu. Arabasını otoparka parketti ve alandan içeriye girdi güvenlik noktasından geçti, biniş kartı elindeydi. CIP salonunun uzak köşesinde sırtı duvara dönük ve herkesi görebileceği bir noktaya oturdu. Elinde makineden aldığı sıcak kahveyi yudumlarken insanları süzmeye başladı.
Yıllardır oynadığı bu oyunda öylesine ustalaşmıştı ki iş adamını, sporcuyu, doktoru, mankeni, orospuyu, lejyoneri saniyesinde ayırt edebiliyor ve hangisiyle oynamak istiyorsa bakışları ve benliği ona yoğunlaşıyordu. "Bu sabah pazar pek bereketli değil" diye düşündü, mevsimden midir nedir? Uzak masalardan birinde oturan kadına baktı, lacivert döpiyes, şık çanta, pahalı ayakkabılar, küçük ama güçlü bir netbook. Yaş otuz civarı, boy bir yetmiş, kilo ellibeş, bel hafif kalın ama idare eder. "Bunlar önemsiz detaylar" diye düşündü, oyun devam etmeli, iş kadını, yönetici, bu konuma gelene kadar çok kelle almış, çok okumuş, çok mücadele etmiş. Mutsuz, doyumsuz, aradığı erkeği hayatı boyunca bulamayacak olmanın gerçeğiyle yüzleşeli çok olmamış daha. On yıl önce iyi bir av, bir trofe olabilecek bu kadın şu anda hiç cazip değildi onun için. Gençlere bırakmak gerek böylelerini.